Hukuk ilminin kaynaklarından biri. İctihâd lügatte, gücü, kuvveti yettiği kadar zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. Hukukta ictihâd, hakkında kânûnî bir hüküm bulunmayan meselede, hâkimin kânuna, örf ve âdet hukûkuna veya kendisinin hukuk bilgisine dayanarak verdiği karardır. Kânunda boşluk bulunan bir meselede, hâkimin takdir yetkisi vardır. Hâkimin, takdir yetkisine dayanarak verdiği hukûkî kararlarına “mahkeme ictihâdı” adı da verilmiştir. Mahkeme ictihâdları bir hukuk kuralı olmak kuvvetine sâhiptir. Şu kadar var ki, ilk mahkemenin (sulh veya asliye) kararı,Yargıtay Yüksek Mahkemesinin kararıyla bozulabilir. Yargıtay Genel Kurulunun verdiği “ictihâd birleştirme kararı”, bir kânun kuvvetinde olup,…
Read MoreKategori: Dini Terimler
Mirâc Gecesi
İslâm dîninin kıymet verdiği mübârek gecelerden. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın beden ve ruh ile berâber, uyanık iken göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Allahü teâlânın emri ile Cennet ve Cehennem’in kendisine gösterildiği gece. Mîrâc, lügatte “merdiven” demektir. Yüksek bir yere çıkılan âlet, vâsıta veya yükseğe çıkmak mânâlarına gelir. Mîrâc hâdisesi, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamber oluşunun dokuzuncu yılına rastlayan Receb ayının 27’nci gecesinde vukû bulmuştur. Mîrâc, Peygamberimize verilen bir mûcizedir. (Bkz. Mûcize) Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma olan ihsânlarının en şereflilerinden biri de O’nu Mîraca çıkarmasıdır. Bu mûcizeyi O’ndan başka hiçbir peygambere…
Read MoreBerat Gecesi
İslam dininde kıymet verilen, mübarek gecelerden. Kameri aylardan Şabanın on beşinci gecesidir. Mübarek geceler, İslam dininin kıymet verdiği gecelerdir. Allahü teala kullarına çok acıdığı için, bazı geceleri üstün tutmuş, bu gecelerdeki dua ve tövbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibadet yapması, dua ve tövbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır. Berat gecesi de bunlardan biridir. Allahü teala, ezelde, hiçbir şey yaratmadan önce her şeyi takdir etti, diledi. Bunlardan, bir yıl içinde olacak ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar; her şey bu gece meleklere bildirilir. Kur’an-ı kerim Levh-i mahfuza bu gece…
Read MoreAyet
Kur’an-ı kerimdeki sureleri meydana getiren cümle veya cümlecikler. Çoğulu ayattır. Lügat manası; “Açık alamet, işaret, ibret, mucize” demektir. Kur’an-ı kerimde 114 sure, 6236 ayet-i kerime vardır. Ayetlerin sayısının 6236’dan az veya daha çok olduğu bildirildi ise de, bu ayrılıklar büyük (uzun) bir ayetin, birkaç küçük ayet sayılmasından veya bir kaç kısa ayetin bir büyük ayet, yahut surelerin başındaki besmelelerin bir veya ayrı ayrı ayet sayılıp sayılmamasından ileri gelmiştir. Kur’an-ı kerim ayetleri nazil oldukları (indikleri) yer bakımından ikiye ayrılır: Mekke’de inenlere ve daha ziyade iman esaslarını bildirenlere “Mekki”; Medine’de inen ve…
Read MoreBİD’AT
Alm. Neuereng (f.), Fr. İnnovation (f.), İng. Innovation, Heresy. İslam dininde, Peygamber efendimiz ve O’nun dört halifesi zamanında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan Sünnete, yani Muhammed aleyhisselamın bildirdiği din bilgilerine uymayan, itikat (inanış), amel (iş) ve sözler, hurafeler. Dinde yapılmak istenilen her değişiklik ve reform bid’attir. Sözlükte, önceleri olmayıp, sonradan ortaya çıkan şey manasına gelen bid’at, adette ve dinde olmak üzere ikiye ayrılır. Adette bid’at: Adet olarak, her kavmin, her memleketin yaptıkları şeylerdir. Bunlardan dinen yasak olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kulanmakta hiçbir mahzur yoktur. Pantolon, çeşitli ayakkabı,…
Read MoreKelâm İlmi
Din ilimlerinden îmân ve îtikat bilgilerini geniş olarak anlatan ilim. Kelâm lügâtte, ağızdan çıkan söze denir. Arapçada (Nahiv ilminde) kelâm, mânâ ifâde eden söz demektir. Kelâmın terim mânâsı ise, Kelime-i şehâdet ve buna bağlı olan îmânın altı şartını öğreten ve mahlûkatın, varlıkların mebde ve meâd bakımlarından, yâni kâinâtın nasıl ve nereden vücuda geldiğinden, kimin yarattığından, yaratılış hikmetlerinden, sonunda olacaklardan, ölüm ve ötesinden bahseden ilimdir. Matematik, fizik, kimyâ gibi tecrübî ilimler ise, kâinâttaki varlıkların sâdece hissedilebilen, deney ve gözlem, yapılabilen durumlarından bahseder. Bu bakımdan kelâm ilmi ile tecrübî ilimlerin sâhaları birbirinden…
Read Moreİmâmiyye
Şîanın bir kolu. Şîanın bugün dünyâda en yaygın fırkası İmâmiyye’dir. Şîa denilince İmâmiyye anlaşılmaktadır. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû imâm kabul eden ve on iki imâma inanmayı îmânın şartlarından sayan kimselerin mensub olduğu fırka. Bunlara on iki imâmı kabul ettikleri için İsnâ-aşeriyye (On ikiciler), İmâmet meselesine inanmayı dînin aslından saydıkları için İmâmiyye denilmektedir. İlk zamanlar dînî bir hareket olarak ortaya çıkan Şiîlik, daha sonra siyâsî hüviyet kazandı. “Halîfelik, hazret-i Ali’nin hakkıydı, Eshâb, bu hakkı gasb ederek ilk…
Read Moreİbâdiyye
Hazret-i Ali zamânında ortaya çıkan Hâricîlerin bir kolu. Kurucusu, Abdullah bin İbâd’dır. Bu sebeple bu adı almışlardır. Bu ismin yanı sıra, “kendilerini Allah’a satanlar” anlamında Şurât, Ehlül’adl vel-istikâmet isimlerini de kullanmaktadırlar. Abdullah bin İbâd, hazret-i Ali, hazret-i Mu’âviye ile, hakem yapmak sûretiyle anlaştığı için, hazret-i Ali’den ayrıldı. Trablusgarb’a gitti. Orada İbâdiyye fırkasını kurdu. İbâdiyye’nin kurucusu hakkında fazla bir bilgi yoktur. İbâdiler de, onu sâdece fırkanın kurucusu, imâmı olarak tanımaktadır. Onun, 64 (M.683) senesinde İbn-i Zübeyr’e yardım etmek için Medîne savunmasına katılığı ve Emevî idârecileriyle ve husûsen Abdülmelik bin Mervan ile…
Read MoreHâricîler
Peygamberimizin ve eshâbının gösterdiği doğru yoldan ayrılmış olan fırkalardan biri. Hazret-i Ali ile hazret-i Muâviye arasında 657 târihinde yapılan Sıffîn harbinde, hazret-i Ali hakem tâyinine râzı olup karşı tarafla sulhu kabul ettiği için yanında olanlardan bir kısmı ondan ayrıldılar. Onun için bunlara “Hâricî” denilmiştir. Hâricî, “ayrılan, dışarı çıkan” demektir. Doğru yolda bulunan Ehl-i sünnet âlimlerine göre bunlar “Fırak-ı dâlle” denilen bozuk fırkalardan sayılmışlardır. Hâricîler, “Hâkim, ancak Allah’tır. Hazret-i Ali iki hakemin hükmüne uyarak, hilâfeti hazret-i Muâviye’ye bırakmakla büyük günâh işledi.” dediler. Onunla harp etmelerine, bu yanlış düşünüşleri sebeb oldu. Bâzı…
Read MoreMüşebbihe
Allahü teâlâyı cisim ve varlıklara benzeten, Kur’ân-ı kerîm’deki müteşâbih âyetleri zâhir (görünüşteki) mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el, yüz gibi organlarının olduğunu iddiâ eden sapık fırka. Bid’at fırkalarından biri olan müşebbihe, esasta ikiye ayrılır. Birincisi, Allahü teâlânın zâtını insana benzetenlerdir (Bkz. Mücessime). İkincisi ise, Allahü teâlânın sıfatlarını insanların ve diğer yaratılmışların sıfatlarına benzetenlerdir. Eshâb-ı kirâm ve Tâbiîn; Kur’ân-ı kerîm’deki Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıyla ilgili âyet-i kerîmelerin ilâhî kelâm olduğuna hükmederek ona îmân etmişler, tevîline, yorumuna girişmemişler, bununla berâber teşbîhi de düşünmemişler; “O âyetleri nasıl geldiyse öyle okuyunuz. Yâni onların…
Read MoreŞiîlik
Hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi, bağlılık iddiâsıyla ortaya çıkan, halîfeliğin yalnız onlara âit olduğunu söyleyen dînî ve siyâsî hareketin adı. Kelime mânâsı “taraftarlık” demektir. Şiîlik inancında olana “Şiî”; Şiî topluluğuna ise “Şîa” denir. Buna göre Şîa “taraftarlar” demektir. İlk önce hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi ve bağlılık gösterenlere ve Eshâb-ı kirâmın hepsini sevenlere Şîa-yı Ali denilmişti. Bunlara Şîa-yı ûlâ (ilk Şiîler) da denir ki, tamâmı Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolundaydılar. Daha sonra Eshâb-ı kirâmı sevmeyenler ortaya çıktı. Bunlar Şiî adını alınca, Eshâb-ı kirâmı sevenler, isim benzerliği olmaması için kendilerine “Ehl-i…
Read MoreBid’at Fırkaları
Eshab-ı kiramın, Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdikleri doğru itikad olan Ehl-i sünnet yolundan ayrılanlar. Bid’at fırkalarının aslı dokuzdur: 1) Şia, 2) Mutezile, 3) Havaric (Hariciler), 4) Cehmiyye, 5)Mürcie, 6) Neccariye, 7) Dırariyye, 8) Kilabiyye, 9) Müşebbihe. Bunlar kollarıyla birlikte yetmiş iki kısım oldular. Asr-ı seadetde Peygamber efendimizin sohbetleri bereketiyle Müslümanların imanları tertemizdi. Eshab-ı kiram (Peygamber efendimizin arkadaşları), herhangi bir konuda müşkülleri (problemleri) olursa, Resulullah’a sorarlar, cevabını öğrenirlerdi. Akaid hususunda (inanılacak şeylerde) aralarında hiç ayrılık yoktu. Peygamber efendimizin vefatlarından sonra, İslam düşmanları, Müslümanların arasındaki iman birliğini bozmak istedi. Abdullah…
Read MoreMüceddid
Unutulmuş olan din bilgilerini meydana çıkaran, dîni bid’at ve hurâfelerden (dinde sonradan ortaya çıkarılan şeylerden) temizleyen, dîni kuvvetlendiren. Müceddid lügatte yenileyici demektir. İlk Peygamber hazret-i Âdem’den “aleyhisselâm” sonra, insanlara her bin senede yeni din getiren bir resûl (peygamber) gelir, evvelki dinde yapılan değişiklikleri bildirirdi. Her yüz senede ise bir nebî (peygamber) gelir, din sâhibi peygamberin getirdiği dîni değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Son peygamber Muhammed aleyhisselâm gelinceye kadar böyle devâm etti. O’nun getirdiği İslâmiyet son din oldu. Kur’ân-ı kerîmde Âl-i İmrân sûresi seksen beşinci âyetinde meâlen; “Muhammed’in (aleyhisselâm) getirdiği İslâm dîninden başka din…
Read MoreKıyas
Alm. Analogie (f), Fr. Analogie (f), İng. Analogy. İslâm dînindeki hükümlerin dört kaynağından biri. Lügatte “bir şeyi takdir etmek, ölçmek, karşılaştırmak ve iki şey arasında benzerlikleri tesbit etmek” mânâlarına gelir. Kıyas; dînî hükümlerin delillerinden biridir. İslâmiyette bir mesele hakkında hüküm vermek için, önce Kur’ân-ı kerîmde delil aranır. Bulunamazsa, Peygamber efendimizin sözlerinde ve işlerinde aranır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde bulunamazsa Eshâb-ı kirâmın icmâına, söz birliğine bakılır. Bu üç kaynakta, hüküm vermek için bir delil bulunamazsa, müctehid olan bir âlimin kıyas yoluyla elde ettiği hüküm alınır. Buna “re’y” veya “ictihad” denir…
Read Moreİcmâ
Bir asırdaki müctehid âlimlerin söz birliği. İslâm dînindeki fıkıh bilgilerinin dört kaynağından biridir. Din bilgilerinde senet, kaynak dörttür. Bunlar; Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler, icmâ ve kıyâs (ictihâd)tır. Din bilgilerini açıklayan İslâm âlimleri, bir işin nasıl yapılacağını Kur’ân-ı kerîm’de açık olarak bulamazlarsa, hadîs-i şerîflere bakarlar. Hadîs-i şerîflerde de bulamazlarsa, bu iş için icmâ varsa öyle yapılmasını bildirirler. Eshâb-ı kirâmın, Tâbiînin, yâni Eshâb-ı kirâmı gören ve tanıyan İslâm âlimlerinin ve onları görenlerin icmâı, din bilgilerinde delildir, senettir. Daha sonra gelenlerin ve İslâm âlimi olmayan kimselerin yaptıkları, söyledikleri şeye icmâ denmez. Şiîler, Vehhâbîler…
Read MoreSünnet
Alm. Sunna (f), Fr. Sunna (f), İng. Sunnah. Din bilgilerinde senet, kaynak olan dört delilden biri. Sünnet lügatta yol, kânun, âdet mânâlarına gelir. Dînî terim olarak sünnet kelimesinin dînimizde üç mânâsı vardır: Kitab ve sünnet birlikte söylenince, kitap Kur’ân-ı kerîm, sünnet de hadîs-i şerîfler demektir. Farz ve sünnet denilince, farz Allahü teâlânın emirleri, sünnet ise Peyamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellemin” sünneti, yâni emirleri demektir. Sünnet kelimesi yalnız olarak söylenince, İslâmiyetin bütün hükümleri demektir. Fıkıh kitapları böyle olduğunu bildiriyor. “Sünnetimi terk edene, şefâatım haram oldu.” hadîs-i şerîfinde sünnet demek, İslâmiyet yolu…
Read MoreHarâm ve Helâl
Allahü teâlânın açıkça yasak ettiği, kullanmamıza izin vermediği zararlı çirkin iş veya davranışlar (haram); izin verdiği şeyler (helâl). Her şeyi yaratan ve her şeyin sâhibi, mâliki olan Allahü teâlâdır. O, çeşitli hikmetlerle, yarattığı bâzı şeyleri kullarına yasak etmiştir. Bu yasakların her birinin ayrı bir hikmeti ve sebebi vardır. Mülk sâhibi o olduğu için dilediği gibi tasarruf etmektedir. Kul bu yasaklarla imtihan edilir, denenir. Haramlar çok azdır. Helaller ise pek çoktur. Her dinde îmân bilgileri aynı ise de, emir ve yasaklar, haram ve helâller başka başka olmuştur. Kıyâmete kadar değişmeyecek en…
Read MoreMüctehid
Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin yüksek mânâsını anlayan ve anlamak için bütün gücüyle çalışan büyük İslâm âlimi. Müctehid, ictihad eden kimse demektir. İctihad, sözlükte gücü, kuvveti yettiği kadar zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. Dinde ictihaddan maksat, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden, mânâları açıkça anlaşılamayanları açıkça bildirilen diğer dînî hükümlere kıyas ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükümler çıkarmaya, uğraşmak, çalışmak demektir (Bkz. İctihad). Müctehid âlimlerin her birisi, mezhep imâmıydı. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş işleri yapmakta da, birbirlerine uygundular. Kur’ân-ı kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmemiş bir şeye inanmayı dînimiz…
Read MoreOniki İmâm
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” nesebinden olup, ilim, takvâ, ahlâk, şecâat, soy bakımından zamânındaki insanların en üstünlerinden olan, yüksek şahsiyet sâhibi oniki mübârek zât. Herbiri büyük âlim ve velî olan oniki kişi. Hazret-i Ali’den başlayıp aynı soydan (hazret-i Fâtıma’dan) gelerek Muhammed Mehdî’ye kadar devâm eden oniki din büyüğüne verilen isim. Bunlara Arapça, “Eimme-i İsnâ Aşere” de denir. İmâm, lügatte önder, lider demektir. İlimde önde olana imâm dendiği gibi, namaz kıldıranlara da cemâatın önünde bulunmasından dolayı imâm denilmiştir. Devlet başkanları halkın önderi olduğu için devlet başkanlarına ve söylediği söz kânun kabul…
Read MoreKELİME-İ TEMCÎD
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” sözü. Mânâsı; “Güç ve kuvvet ancak Allahü teâlâdandır” demektir. Îmâm-ı Rabbânî hazretleri, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, her gün beş yüz kerre Kelime-i temcîd okurdu. (Senâullah-ı Pâni Pûtî) Korkulu zamanlarda ve cin çarpmasını def etmek için Kelime-i temcîd okuyunuz. (Ahmed Fârûkî) Derdlerden kurtulmak ve murâda (isteğine, dileğine) kavuşmak için; beş yüz kerre Kelime-i temcîd ile, evvelinde ve âhirinde (sonunda) yüzer defâ salevât-ı şerîfe (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed) okuyup duâ etmelidir. (Muhammed Ma’sûm)
Read MoreKerâmet
Allahü teâlânın sevgili kullarında meydana gelen âdet dışı, alışılanın üstünde görülen, hârikulâde hâl. Doğru bir îtikâda, inanca sâhib olan ve her işinde İslâmiyete uyan kimselere Allahü teâlânın âdeti dışında, yâni fizik, kimyâ ile biyoloji kânunları dışında ikrâm ve ihsân ettiği şeylere “kerâmet” denir. Lügatta kerâmet; hârika, yaradılışın ve imkânların üstünde olup, insanda hayranlık uyandıran şey mânâsınadır. Allahü teâlâ, her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere tabiat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kânunları da denir. Bir iş yapmak bir şeyi elde etmek için,…
Read MoreMûcize
Alm. Wunder (f), Fr. Miracle (m), İng. Miracle. Peygamberlerden hâsıl olan hârikulâde şey, hâdise. Peygamber olduğunu söyleyen kimsenin, doğru söylediğini ispat etmesi için, Allahü teâlânın âdetini değiştirerek, bozarak, ilâhî kudretle Peygamberlerine ihsan ettiği hârikulâde şeylerdir. Bir Peygamberin elinde, peygamberliği zamânında peygamberlik iddiası sebebiyle görülen âdet dışı şeylere ve hâdiselere mûcize denir. Diğer insanlar onun benzerini getirmekten âciz oldukları için böyle denmiştir. Mûcize, lügatte “acze düşüren âciz bırakan hârikulâde hal” mânâlarına gelir. hârikulâde; âdet olmayan, sık rastlanmayan şeyler demektir. Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsi, O’nun ezelde tâyin ettiği âdet-i ilâhiyesi içinde…
Read MoreRavda-i mutahhera
Medîne’deki Mescid-i Nebî içinde bulunan mübârek yer. Buraya “Ravda-i mübâreke” ve “Ravda-i mukaddese” de denir. Ravda-i Mutahhera, Medîne Câmii içinde, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabr-i şerîfiyle câminin o zamanki minberi arasında olup, yirmi altı metre uzunluktadır. Ravda, “bahçe” demektir. O zamanki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre yüksekti. 654 yangınında tamâmen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugünkü on iki basamaklı mermer minberi Sultan Üçüncü Murâd Han 1590 (H. 998) da İstanbul’dan göndermiştir. Yeryüzünün en kıymetli yeri Kâbe-i muazzama ve bunun etrâfındaki Mescid-i haram denilen câmidir. Bundan sonra,…
Read More